29 Nisan 2012 Pazar

Uyandırma-yın

Son yazımı sildim. Ama beni düşünen, üşenmeyip yorum yapan bütün bloggişlerime tek tek teşekkür etmek istiyorum. bidüşünKısaca FdSeymsomethingfansifanso'mVolante'mdoctorsherlockAllie* ve tabi ki biricik Mia'm sizi nasıl seviyorum belli değil! :))
Neden sildiğime gelirsek,
***

Düşününce çok anlamsız geldi, gerek yok aslında bir şeyleri zorunluluk haline getirmeye, gerçekten sevgiyle değil de bir sorumlulukmuş bir görevmiş gibi hareket etmeye. Kollarında uykuya dalıyorsam, "ilk defa bir sabah huzurlu, sakin kayıp ruhum, dün gece hayata seninle yeniden doğdum"sa, hiç lüzum yok kendi kalbimi kırmaya. Çünkü kırılan hep ben oldum, öyle de olacak. Aşık oldum kırıldım, sahip olmak istedim kırıldım, ait olmak istedim kırıldım, hatta beni sevdiklerinde bile ben kırıldım. Öyleyse ne sen beni kır Mikey, ne de ben beni kırayım. Masal olmayıverelim biz de, aklıma geldiğin yüzümdeki aptal sırıtmadan anlaşıldığı sürece oyuna devam edelim. Bir gün aklıma gelişin kaşlarımı çatmama sebep olursa da bitsin gitsin bu garip hikaye. Yerde durmasın, ben yürümek isterken bacaklarıma dolanıp beni yavaşlatmasın, ona takılıp düşmeyeyim. İz bırakmasın, içimizden geldiği gibi davranalım sonra rüzgarda savrulup gitsin.
Bütün gece içimden sana yazdığım şarkıyı söyledim, -hani şarkıda da demiştim ya "so lets hug me so tightly and kiss me one more time, so that I'll know what's on your mind" dediğimi yapmıştın işte, daha ne isteyebilirdim ki.- seninle uyurken ama sen hiç duymadın gözlerin bir rüyaya kapanmıştı. Ara ara sayıklıyordun ne dediğini anlayamadım ama başımı omzuna yaslayıp endişelerini gidermeye çabalarken uykuya daldım ben de. Önemli olan tek şey vardı düne dair, aklıma takılması gereken, üstünde düşünmem gereken o da ne kadar huzurlu ve mutlu olduğumdu. O yüzden..
Uyandırma(yın) bu rüyadayken, bırak(ın) bitsin uykudayken. Üstümden ört(sün) kapıyı, bilirsin(iz) bu en kolayı..

.   

23 Nisan 2012 Pazartesi

Me and Mikey

..Dünya patladı, yörüngesinden çıkıp Mars'a -bana- çarptı.

Kalbim eziliyor. Sanki bir el bütün gücüyle bastırıyormuş gibi. Seninle tanıştığımız andan beri belki de. Sonra şaşkınlıkla fark ediyorum o el benim. Ben kendi ellerimle eziyorum kalbimi. Sen içime dolma diye. Çünkü sana aşık olmak ne kadar kolaysa bununla yaşayabilmek o kadar zor. Tavizsiz reddediyor aklım sana aşık olma fikrini. Ellerin saçlarımda gezdikçe, ellerim kalbimi sıkıştırıyor. İnan böylesi daha iyi.


Gösterişsiz kelimelerle anlatabilir miyim gösterişini?
Anlatmak zorunda değilim belki de, hislerimi tanımlamak, farkında olmadan onlara bir sınır koymak ya da daha yıpratıcısı bizi ulaşılmaz bir nokta yapıp hiç ulaşamamak gereksiz aslında. Ama bu mükemmeliyet beni hep acıtır mı ki? Kalbim kırılıyor düşürdüğün gölgelerin bile hayranlık uyandırmasına. Benim olsan bile geçmez mi bu his?


Sonra..Merak ediyorum, kimse maskeni bir kenara atıp seni sevdi mi?
Sen hep insanlardan oluşan bir kafesin içindesin, güzel çocuk. Maskelerin var sonra senin, kalkanların, duvarların. Ne olduğunu seviyorlar, kim olduğunu değil. Bu da senin lanetin. Ben duvarlarındaki küçük deliklerden geçebilecek kadar küçüğüm, maskeni yavaşça çıkarıp seni sevebilecek kadar da pervasız. Ama daha değil güzel çocuk, büyüyecek misin görmeliyim.

En güzeli, sen büyüyene kadar oyunlar oynayalım. Oyun bitince evlerimize dönelim bir şey olmamış gibi sonra ertesi gün bir daha başlayalım. Sen büyüyene kadar beklentisiz, plansız, hesapsız davranalım.
Ellerin saçlarımda, ellerim kalbimde atmasın diye. Kokun burnumda, kolların bana sarılmış yine o zamanki gibi üşümeyeyim diye.*

*Burdan sonra film kopuyor Mikey, cümleler mantığını kaybediyor, kelimeler hangi sırada geleceklerini unutuyor. Düşüncelere dalıyorum, yaşananları baştan gözden geçirirken korkmuş gibi derin ani bir nefes alıyorum bu hayalimsi gerçekler -Ama gerçekler! +Hala yeterince gerçek değil.- beni çıldırtmadan uyanmak için. O bir türlü engel olamadığım gülümseme yerleşiyor yüzüme, hayatıma devam ediyorum. 



 

19 Nisan 2012 Perşembe

ben kupa kızıydım, sinek valesiydin sense

Ne kadar anlamsızdı, 3 yıl 2 ay sonra böyle durduk yere rüyama girmen. Demek ki "biraz damdan düşer gibi" gelen sadece ben değilmişim.. Ne garipti özlemle kollarına atılmam ve dudaklarımızın buluşması. Biz hiç öpüşmemiştik ki, sadece konuşurduk bütün gece. Sonra sabahları birbirini hiç tanımayan iki insanmışız gibi geçip giderdik birbirimizin yanından. Ben sorardım sen söylerdin.. Yalancıyım demiştin, ya o yalandı ya da gördüğüm en iyi oyuncu sendin. Ben sorardım sen masallar anlatırdın. Anlattıklarının doğruluğundan hiç emin olamadım, ama severdim dinlemeyi. Eskiden boks yaptığını söylemiştin, kavgaya hazırdın hep karakollara düşerdin.. Aşık oldun mu, gözün dünyayı görmezdi, ama aşkını tehlikeye atacak büyük oyunlar oynamaktan da geri durmazdın. Yani bana anlattığın hikayeler bunlardı, doğru muydu hiç bilemedim..
Belki de tanıdığım en garip adamdın sen. Yakışıklı değildin,popüler değildin, sevimli değildin. Biraz agresif, genelde ciddiydin. Attığım her mesajda cevap gelene kadar tedirgin olurdum, gerilirdim tersleyeceksin diye, halbuki hiç terslememiştin ama hep korkardım işte. Tatlı-acı bir kokun vardı sigarayla parfümünün karışımı..
***
"...Ve sonra beni öldürüyorsun. Çok acımasızca bu. Geliyorsun üstüme doğru eğilmişsin, bacaklarıma çarparak geçiyorsun, kokun içime doluyor. O ürkütücü tatlı kokuyu armağan ediyorsun bana. Hayır bunu yapmamalıydın, kokunu bilmemeliydim hiç, sahiplenmemeliydim. Koku hücrelerime kadar doluyor, benimsiyorum bu tatlı-acı sonradan aklıma gelecek, özleyeceğim, arayacağım kokuyu.."
*** 
yazmışım o zaman, yanılmamışım kokunu hala hatırlıyorum. Seni sevmiş miydim bilmiyorum, garip bir şekilde beni kendine çekiyordun sadece. Bunu nasıl yapıyorsun onu da bilmiyorum ama üç yıl sonra yine beni etkilemeyi başarıyorsun bir şekilde. Hem de kendi beynimin bana gösterdiği, kısacık bir film şeridiyle.

...Ve dudakların benimkilere değdiği an uyandım.

9 Nisan 2012 Pazartesi

Keep Losing Myself

Canım blog ben geldim! Ayrı düştük, seni çok özledim. Sen de beni özledin mi?!
Biliyorum çok ihmal ettim, ama gerçekten çok yoğundum. Vizelerim vardı haftalardır ne doğru düzgün bir uyku uyudum, ne başka bişeyler yapabildim. Son sınavımdan önceki gün artık yorgunluğum öyle bir hale gelmişti ki ellerim titriyordu, başımı yukarıda tutamıyordum. Üniversite sınavına hazırlanma sürecinde bile böyle bir şey yaşamamıştım. Üniversiteye kapağı at yalan olm :'( Neyse ama sonunda bitti, yaklaşık olarak bir ay kafam rahat.
***
Tüm bu fiziksel yorgunluğun yanında bir de "İçim boş kaldı, çok yandı canım. Artık ne yapsam yalnızlardanım". Alışkın değilim böyle boşluklara. Hep diyorum ya, Mars'ta hayat sevmeyi bilenlere var diye, benim de tek bildiğim sevmek. Başka bir şey bilmiyorum. Öğreniyorum, öğreniyorum unutuyorum. Sadece sevmeyi biliyorum. Bildiğim tek şeyi de doğru düzgün yapamayınca anlamsızlaşıyorum, gereksizleşiyorum. O yüzden birilerini sokuyorum hayatıma gerekli gereksiz. Boşluğum dolsun diye uğraşırken bir bakıyorum onlar fazlalık. Çıkarıyorum. Yeni baştan tekrar tekrar yaşanıyor aynı şey. Anlayacağın blog, hep biri eksik, birileri fazla. Mutsuz musun dersen, değilim aslında. Boşlukta süzülmenin huzuru bu belki, ya da sadece içimi ısıtan gözlerimi kısan güneş.
***
Sevemediklerimin yanında bir de sevmekten korktuklarım var. Bana önem verdiğini hissettikçe korkuyorum, eskiden mesaj attığımda cevap vermezken kendiliğinden mesaj attığını görünce geriliyorum. Seviniyorum da. Ama ya onu çok seversem? Bu beni öldürebilir. O, 3 yıl sonra ilk kez bir erkek için ağlamama sebep olabilir. Ağlamam, ağlamayacağım.. Kısa bir süreliğine olsa bile, severse bu beni çıldırtabilir. Korkmasam seni sevmekten? Düşünmesem sonumu senle ölsem? Bir ölüm daha istemiyorum ben. Ama yine o ihtimaller.. Mantığımı zorlayan, damarlarımda zonklayan. Beni öpse dünya mı patlar, yörüngesinden çıkıp bana -Mars'a- mı çarpar?


***
Geçen sene bu zamanlar Léo'yla tanışmıştım. Şimdi düşününce ne kadar uzak hatıralar, eski bir hayale uzanır gibi. Ama yarım kalmış bir hikaye gibi. Neden bitiremedik, neden nokta koyup gitmedik? Bitmiş olsak daha kolay olacaktı belki. Bu yarım kalmışlık, bu uzayıp giden 3 nokta büyük harfle yeni bir cümleye başlamama engel oluyor sanki. Kurşun kalemle soluk, belli belirsiz yazar oldum hikayelerimi, silmeye hazır. Kara kaplı defterimi çıkartıp siyah tükenmezle kendinden emin belki üzgün ama aşkla yazmaz oldum, seni boş bırakır oldum, blogum. O camın önünde takılıp kaldı aşklarım, Léo'yu izlerken. Halbuki aklımda yok bile, tarihlere, sayılara takıntılı ben tanışmamızın üstünden bir yıl geçtiğinde hatırlamadım, aylardır mesaj bile atmak gelmedi aklıma. Ama bir şekilde orda kaldım, onda kaldım. Şarkıda diyordu ya, camın ardından sana bakıyorum, ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Çok zaman geçmiş, yıl geçmiş Léo ve ben hala o camın ardındaymışım. Artık bıraksan beni, devam etsem yola?
***
Eh bu kadar, içsel konuşma yeter. Hep içini karartıyorum blog biliyorum ama en çok burada kendim olabiliyorum. Ben de böyle bi insanım napalım ama dimi, sen beni olduğum gibi seviyorsun. Mutluluğumun yanında abartılı duygusallığımla, depresyonlarımla. Sen beni böyle kabul ettin dimi blog?
Söz eğlenceli bir şeyler de yazıcam en kısa sürede.
Bu da şarkı. 
"What a wicked thing to do, to make me dream of you and,
No, I don't want to fall in love with you."