22 Kasım 2011 Salı

Delirmemek çok zor.

Bir sabah kalktığımda hayal ettiğim yere gidecek gücümün kalmadığını görmek, geç kaldığımı görmek çok korkunç. Ya şu kitaptaki gibi, egolarımız yüzünden birbirimize sevdiğimizi asla söyleyemezsek? Daha kötüsü ya oradaki gibi, tam söylemişken mutlu sona gelemeden bitersek?
Başıma kötü bir şey gelmesinden o kadar korktum ki, kitabı düşünürken, o gelmeden bitmek istedim.O olmadan ben öleyim, görmeyeyim. Bir felaketin başına gelmesi çeşitli değişkenlere bağlı bir olasılıktan ibaret çünkü, bir insanın maahvolmasına dört işlemle hesaplanan bir sayı karar veriyor. Ve kötü şeyler çok fazla.
Böyleyken, bir şişe şaraba zehir karıştırmak ne kadar da çekiciydi, tam sevdiğim gibi çok dramatik. Aşkın kollarında ölmek ne klişeydi ama ne huzurluydu. Aşkı bulduktan sonra korkulacak bir şey kalmazdı, evet ama zor olan aşkı bulmak değil büyütmek, sürdürmek, mutlu bir sona bağlayabilmek. Ben her yürek ardında bir aşk bulurdum çünkü saklanmış kuytularda. Taze bir sevgi, yeni bir yüz, hiç acıtılmamış bir ilişki. Kendimi kısıtlamadan severim onu, sınırsız. Sonuçlarını düşünmeden kendimi bırakırım, yarın yok. Ve bir günlük sınırsız aşk dolu kollarda mutlu son. Felaketlere, kader saçmalığına hareket çeker gibi.
Bazen ölmekten çok korkardım, bugün ölememekten korktum. Beynimde oluşmuş bir düşünce beynimle sevişirken bir başkası çelişebilir miydi? Kaç tane ben düşünüyordu, kaç tane ben yaşıyordu aynı anda?
Ölmek çok mantıklıydı. Burada çok acı vardı. Buradaki duygular çok yoğundu. Evlerin duvarları, zaman zaman üstüne gelen zaman zaman yıkılan zaman zaman sevgiyle kucak açan duygular mesela, sokaklar, şehirler, denizler.. Atmosferi duygular oluşturuyor, hava değil aşk soluyorduk, gökyüzü, yıldızlar, uzay..Bu baskı dayanılmaz.
Ama elimdeki tek şans buysa eğer,- reenkarnasyonun olmadığını varsayarsak ki teknik olarak var aslında, ruh olmasa bile somut varlığın yeni maddelere dönüşerek bu döngüde yeni canlıların yapısına katılmaya devam ediyor.- tek atışım var ve 12den vurmak zorundayım, zorundayız. Yapabildiğimin en iyisini yapmalıyım, bir daha aşk soluyamayacaksam. Hayatın kollarına sarılmakla kalmayıp tırnaklarımı geçirmiştim bu güne kadar ben, öyle sıkı tutunmuştum. Bugün bırakıvermek nasıl bu kadar kolay gelebilirdi ki? Hem ben bıraksam, hayat kanlı kollarından beni silkeleyip atar mıydı ki?
Atar niye atmasın, ne özelliğim var benim? Hiç dünyayı kurtarmak isteyenlerden olmadım, daha iyi bir yer olsun diye bile uğraşmadım. Kendi egomu doyuramazken, bütün insanlığı nasıl tatmin edebilirdim ki? Bencillik bu, evet. Ama "insan" kavramından bile nefret ettiğim böyle günlerde, bencil olmaktan daha iyisi gelmiyor elimden.
Şu an ne kızgınım, ne sinirli. Mutsuzum sadece, boğulurcasına mutsuzum. Ölür gibi mutsuzum, nedensiz. Ölür gibi mutsuz olmaktansa basit bir telefon konuşmasıyla gelen aşkın kollarında mutlu ölmeyi tercih eder gibiyim.

Bir okul-kızılay-ev yolculuğu süresince bunlar geçti kafamdan. Otobüsteki yansımamda yüzümü seyrettim, yüzüm siyah gözlü yaratıklara, kuru kafalara dönüştü. Gözlerimi kırpıştırıp, delirmemek çok zor dedim. Sanki vücudumuz beynimizin oynatıcısı olduğu bir kukla, ve pamuk ipliğiyle bağlıyız akıl sağlığımızı yerinde tutmaya.
Delirmemek çok zor.

16 Kasım 2011 Çarşamba

Mr.

I'm looking for the love this time, sounding hopeful but it's making me cry.
Love is a mystery.
Be Mr. please do come and find me.

PS: Çok ama çok yoğunum, yazı yazamıyorum,mim yapamıyorum bunu yazdım ve gittim. :)

13 Kasım 2011 Pazar

Bi Arkadaşlık Hikayesi

Size çok ilginç bir arkadaşlık hikayesi anlatıcam. 8.sınıfta, bir gün dersaneye gidiyordum. Metroya bindim, yanıma bi kız oturdu. Test çözmeye başladı, şöyle bi göz attım o da 8.sınıfta ayrıca geçen sene gittiğim dersaneye gidiyor. Normalde hiç yapmam ama nedense kıza;
".... dersanesine mi gidiyosun? Ben de geçen sene oraya gitmiştim." dedim.
Biraz konuştuk, sonra ikimiz de kendi yolumuza gittik. Kalabalığa karıştık.
***
Lise1 in ilk günü, okulun kapısına asılmış sınıf listelerinde adımı arıyorum, biraz heyecanlı,gergin. 9-A'da adımı buldum, sonra bi isim daha çarptı gözüme Seda ..., hiç tanımıyordum ama tanıyomuşum gibi geldi düşündüm uzun süre. Sonra sınıflara çıktık, bi kızla konuşuyordum ama o kadar da sevmemiştim. Başka bir kızın yüzü tanıdık geldi ama çıkaramadım, tenefüste seni bi yerden tanıyorum sanki dedi kız bana ve adı Seda'ydı. Ben de senii! dedim o an aklıma geldi geçen sene metrodaa!! dedik aynı anda. Evet, hayatımda ilk kez metroda biriyle konuştum ve o konuştuğum kızla aynı lisede aynı sınıfa düştüm! Sonra yan yana oturmaya başladık ve en çok eğlendiğim, en çok sevdiğim arkadaşlarımdan biri oldu o kız.
9. sınıf boyunca her tenefüs aynı geyikleri çevirmekten, her gün mandalina getirip önce geliştirdiğimiz yöntemle tatlı mı değil mi test edip sonra yemekten, buzdolabı poşetlerini bazen kılıç olarak kullanmaktan bazen patlatmaktan, eve gider gitmez msnden konuşmaya devam etmekten hiç usanmadık. Her gün hoşlandığımız çocukları görmek için dışarı çıkmaktan, çocukların her bakışlarını duruşlarını uzun uzun analiz etmekten, o aralar popüler olan çeşitli sitelerde fake hesap açıp kavga çıkarmaktan, yazıldığımız tiyatro kursunda hocanın gülüşüne kopmaktan, Seda'nın onun taklidini yapması üzerine tekrar kopmaktan, her gülüşümüzde birbirimize sen çok komik gülüyosun olm gülesim geliyo diyip bi daha kopmaktan hiç bıkmadık. İğrenç çıktığımız halde milyonlarca fotoğraf çekmekten, tuvalet aynasında fotoğraf çekme geleneğini bile yerine getirmekten, birbirimizde yatıya kalmaktan, gece birbirimizin yüzüne bakıp bakıp gülmekten uyuyamamaktan, derste hocaların dedikodusunu yapmaktan, yaparken kopmaktan, çaktırmamaya çalışmaktan, arkamızda oturan gıcık kıza tahammül etmeye çalışırken kendi aramızda dalgasını geçip eğlenmekten, Popmundo oyununda yapıcaklarımızı, yazıcağımız şarkı isimlerini konuşmaktan hiç ama hiç sıkılmadık.
Bütün bunları okuyunca amma da salakmışsınız diyebilirsiniz, evet salaktık ama çok eğlenceliydi, iyi anlaşmanın ötesindeydi Sed'le iletişimimiz. Tek kelime etmeden anlaşabilirdik ya da saatlerce gülebilirdik nedensiz. Onun Beyaz'ından benim Sky'ımdan bahsederdik başka kimse dinlemezdi zaten aynı konuyu sürekli.
Keşke lisenin 4 yılı da onunla geçseydi ama ne yazık ki ertesi yıl istanbula taşındılar. 10.sınıfta sürekli msnden konuşmaya devam ettik, abisi burda okuduğu için 15 tatilde yaz tatilinde geldi görüştük. Sonra o kadar konuşamamaya başladık o internete girmez oldu, telefonla mesajlaşma, konuşma yeteneği pek yoktur zaten. Yılda 2-3 kere anca konuşur olduk. Ama ilginçtir, o 2-3 arama yarım saatten uzun sürer ve sanki dün ayrılmışız gibi konuşuruz hep. Hiç soğukluk olmaz, direk Sediiimmmm diye açarım telefonu, hızlı hızlı ne kadar çok şey anlatabilirsek anlatırız. Dün doğumgünüydü, mesaj attım, internet bağlatmış hemen msnini verdi. 3 saat aralıksız konuştuk ve inanın ikimiz de son zamanlarımızın %70ini bi çırpıda anlatıverdik. (Sanırım ben biraz daha çok konuştum :D)
10.sınıftan beri istanbula gelme sözüm var ona, annem izin vermemişti o zamanlar, geçen yıl da zaman olmadı umarım bu yıl giderim 3 yılın ardından görüşürüz. Zaten o da aralıkta ankaraya gelcekmiş, çok mutluyum!
***
Aklıma bi anımız geldi yazarken. Seda çok iyi şaka yapar, hiç gülmez ciddi ciddi konuşur çok inandırıcıdır. 9da benim doğumgünümden önceki gün, bizim kızlar aralarında konuşuyormuş, napalım nasıl kutlayalım falan. Sed'e demişler işte hediye aldın mı almadıysan, biz çıkıcaz senin için de bişeyler alalım. Sed tüm ciddiyetiyle; ---ben evde şu kalemi buldum -boyası soyulmuş, eski bi tükenmez kalem- bunu hediye edicem.
+ama seda şeey diil mi.. bu yani sen bilirsin de..
-çok güzel değil mi ya? hem hatırası var bunun.
+ıımm yani sen bilirsin.
İşte böyle son dakikaya kadar onu vereceğini sanmışlar dlkjfdşdsa şu anda ayaklarımda olan kalın, bebekli ev çoraplarımı almıştı halbuki :)
***
Son olarak Sed'le yazdığımız andımız:
Toplar bize gelir, laflar bize gelir
Hocalar bize takar.
Sonra ya çok şanslı oluruz ya çok şanssız.
Yada rezil oluruz.
Bazen de saçmalarız.
İşte biz buyuz.